Osmanlı Dönemi’nde Halka Korku Salan Seri Katil: Hrisantos

Çocukluğundan itibaren bir suç batağına bulaşan Hrisantos; hırsızlık, haydutluk ve adam öldürme gibi pek çok suçun başrolü oldu. Öldürüldüğünde henüz 23 yaşında olan bu genç katilin asıl adı Hristo Anastadiyadis Veledi Ahilya’ydı. Osmanlı emniyetinin sabıka kayıtlarına geçildiğinde ise henüz 16 yaşındaydı.

İstanbul’un mütareke zamanlarında, sıkıntılı sokaklarda haydutlar, külhaniler, jurnalciler ve işbirlikçiler kol geziyordu. Bu zamanların en korku salan çetesini ise Hrisanto, namıdiğer “Kasımpaşa Canavarı” oluşturuyordu.

Terzi çıraklığı yapan Hrisantos, Rum asıllı bir aileden geliyor.

Hrisantos’un babası Ahilya, 1910’da Atina’ya gitmiş ve kendisinin izine bir daha rastlanmamıştı. Annesi Andernohin, eski adıyla Beyoğlu Derviş Sokağı’ndaki (şu an Peremeci Sokak olarak geçiyor) bir umumhaneyi işletiyordu. Bir kız kardeşi ve kendinden 5 yaş büyük bir abiye sahipti Kasımpaşa Canavarı.

Abisi Laternacı Koço, Hrisantos’un başını esas yakan kişidir.

“Kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmaz” dedikleri gibi, Hrisantos’un başına gelen belaların sebebi de aslında abisi Koço olarak gözüküyor. Zanaatıyla meşgul olmak yerine çalma çırpma işlerinde olan vukuatlı birisidir. Daha küçük yaşta da kardeşine “rehberlik” yapan abisi, Hrisantos’u adeta suçun içinde büyütüyor. Karmanyolacılıkla işe başlatıyor. Bu, basit bir ifadeyle ölümle tehdit ederek yapılan soygundur.

Hrisantos, zamanla karmanyolacılığı bir zanaat haline getirince hızlı ve azılı olduğundan etrafta nam salmaya da yavaştan başlıyor. Tabii isim yapınca arkasına da çok takılan oluyor, o devrin bilinen karmanyolacıları da Hrisantos’a katılarak bir çete kuruyorlar. Çetenin üyeleri: Zafiri, Fantoma Mehmet, Harito, Makarnacı Niko, Demirci Andon.

Tüm İstanbul, Hrisantos ve çetesine rastlamaktan ölesiye korkardı.

Gece vakti, her milletten insanın bulunduğu Pera bölgesi zaten tekin değilken bir de üstüne bu azılı çete ortaya çıktı. İnsanlar sırf bu yüzden sokağa çıkmaya çekinir olmuşlardı. Feriköy, Papazköyü, Dolapdere, Sinanköy, Bülbülderesi ve Beyoğlu’nun arka sokaklarında haraç kesen çeteyi bir müddet sonra bu da kesmemeye başlıyor ve bir tık üstünü yapmayı planlıyorlar: Dükkan soymak.

Süt alma bahanesiyle dükkana giren çetenin asıl maksadı vurgun yapmaktı.

Bıçak ve silahla dükkan dolaşarak soygun yapmaya başlayan çete, bir gün Boğazkesen bölgesinde muhallebicilik yapan Recep Usta’nın dükkanına sabahın ilk ışıklarında damlıyorlar. Mahalle suskun, sabahın kör vakti, kimsecikler yok etrafta. Ellerinde demir parçaları ve kamalarla 65 yaşındaki Recep Usta’yı öldürüp kasadan paraları alıyorlar. Sene ise tartışmalı, 1915 ya da 1918 olduğu düşünülüyor. Bunun üzerine çete tutuklanıyor.

Çete, Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanarak 15 yıl kürek cezasına çarptırılarak, tutukluluk günlerini geçirmek üzere Umumi Hapishane’ye gönderildi.

Halk derin bir nefes alsa da katillerin tutukluluk hali fazla uzun sürmedi. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından birkaç hafta sonra bir sabah gazetelerini okumaya başlayan İstanbullular şöyle bir haberle karşılaştılar:

Katilden ve kasa hırsızlığından mevkuf olup Umumi Hapishane’de yatmakta olan Hrisantos, Zafiri, Makarnacı Niko ve Fantoma Mehmet, yatmakta oldukları koğuşlarının altından lağım açmak suretiyle firara muvaffak olmuşlardır. Zabıta kendilerini şiddetle takip etmektedir.” Böylece Hrisantos, kaçarak tekrar hürriyetine kavuşmuştu. Kendisi hapishanede iken İstanbul, İtilâf Devletleri’nin işgali altına alınmış, bundan sonra Hrisantos da İstanbul’daki İtilâf Devletleri’nin temsilcileri ile sıkı bir iş birliğine girmişti. İngiliz İstihbarat Servisi’nde casusluk yapmaya başlayan Hrisantos, İngilizler’den para ve silah yardımı da almaktaydı.

İngilizler’in ve Beyoğlu Rumları’nın desteğiyle önü alınamaz bir katil durumuna gelen Hrisantos, yakalanacağı zamana kadar çetesiyle birlikte seri cinayetlerini işlemeye başladı.

Bir gece Hrisantos ve çetesi, Beyoğlu’nda Madam Despina’nın yolunu kesip soymak istiyorlar. Kadın, bağır çağır yardım isteyerek direnmesinin ardından Taksim Polis Merkezi’nin memurlarından Mehmet Efendi, olayın içinde buluyor kendisini. Polis memuru, kadının çığlıklarını duyunca yardımına koşuyor. Çete, polis memurunu görünce anında namluyu üzerine doğrultup kurşun yağdırıyorlar. Mehmet Efendi ise oracıkta hayatını kaybediyor.

Polis cinayetleri henüz yeni başlıyordu.

Hrisantos’a yönelik takibat bu olaydan sonra daha da sıkılaştı. Komiser Fahri Efendi özellikle güvendiği üç polis memurunu yanına alarak Beyoğlu mıntıkasına girdi. Amaçları Hrisantos’u ansızın basmaktı. Lakin Hrisantos ve çetesi erken haber aldığından polislerin peşine düşüp aniden karşılarına çıkıp ateş açtılar. Fahri Efendi de bu esnada hayatını kaybetti; Hrisantos çetesi ise yine arazi oldu.

İstanbul’un en azılı karmanyola çetesi haline geldikleri için etrafta boy göstermekten de hiç çekinmiyorlardı. İtilafçılar arkalarında esip gürlüyorlar. Çete, Beyoğlu Ziba Sokağı’nda iki polise rastlıyorlar: Komiser Muavini Hüsnü Bey ve Polis Memuru Ali Efendi. Polisler uzun bir süre Hrisantos’u takip etse de durumu anlayan Hrisantos, silahına erken davranarak o polisleri de öldürüyor.

Çete, ellerini kollarını sallayarak eğlence mekanlarını gezebilecek özgürlükteler.

Bir gün Hrisantos’la Zafiri gizlice esrar içilen bir kahvehaneden çıkıyorlar, Avangeliya Kilisesi’nin oradan geçecekleri sırada bölgede devriye gezen Polis Abdurrahman Efendi de o esnada ayakkabılarını boyatıyordu. Sokağa girer girmez karşı karşıya geliyorlar. Üniformalı birini görünce silahını almak için Hrisantos’la Zafiri, Abdurrahman Efendi’nin üzerine atılıyor ve polis memuru orada şehit oluyor.

Bunlar da yetmezmiş gibi İstanbul’da peşlerindeki tüm polis çetesine ateş açıyorlar.

Dolapdere’ye inen bir sokak, 1900’ler.

Hrisantos’un yakalanması İstanbul Polisi için vazifeden çok artık bir namus meselesi halini almıştı. Ekip yaklaşık üç hafta süren bir takibin ardından, nihayet çete elemanlarıyla Dolapdere’de karşılasalar da iki taraf arasında yapılan çarpışma neticesinde çetenin hiçbir elemanı yakalanamadığı gibi polis memurlarından Osman Efendi de şehit düşüyor.

Arkadaşlarının, Hrisantos Çetesi tarafından birer birer şehit edilmesi, İstanbul polisinin içindeki intikam ateşini iyice alevlendirmişti.

Osmanlı polis teşkilatı.

Hem Hrisantos’un hem ötekilerin ayrı ayrı peşine düşen özellikle İkinci Şube Müdür Muavini Faik Bey, Hrisantos’un sağ kolu Zafiri’nin peşine düşüyor. Zafiri’nin Kalyoncukolluğu’ndaki bir muhallebici dükkanına girdiği ihbarının ardından Faik Bey buraya gidip Zafiri’nin karşısına dikilip kafa kağıdını soruyor. Zafiri, elini cebine sokup aniden tabancasını çıkarıp Faik Bey’e ateş ediyor. Faik Bey böyle yapacağını tahmin etmiş olacak ki hemen eğilse de göğsünün sol yanından vuruluyor fakat yarasına aldırmadan silahını çekip ateşliyor.

Bu hadise gerek Osmanlı Devleti’nin üst düzey bürokratik kademelerinde gerekse İstanbul halkı arasında büyük bir sevince sebebiyet verdi.

Padişah tarafından bir irâde-i seniyye yayınlanarak Zafiri’yi öldüren Faik Bey’e üçüncü dereceden Osmani Nişanı verildi, dönemin Dahiliye Nazırı Adil Bey, Faik Bey’in kaldırıldığı hastaneye giderek tedavisi devam eden Faik Bey’e bu nişanı, bizzat kendi eliyle taktı.

Hrisantos, bu kez de Doktor Yani ismiyle karşımıza çıkıyor.

Selanik

Çetenin ikinci ve üçüncü adamları öldürülünce, artık Hrisantos için de zor bir süreç başlamış, bir süre ortalıkta gözükemez olmuştu. Kimlik değiştirmek zorunda kalınca “Doktor Yani” isminde sahte bir kimliğe bürünerek dış görünümünü tepeden tırnağa değiştirdi. Bu kılıkla da cinayetlerine devam ederken çetesi tek tek yakalanıp konuşuyorlar ve “Kasımpaşa Canavarı”nı ele veriyorlardı.

Tek başına kalan Hrisantos’un İstanbul’da yakalanması an meselesi, güvenebileceği de kimse yok. Burada kalırsa öleceğini biliyor ve çareyi firar etmekte buluyor. Sevgilisi Eftimya ile birlikte 1920 yılının Mart ayında Yunanistan’a kaçarak Pire’ye yerleşiyor. Burada bir meyhane açıp işletmeye başlıyor Hrisantos. Ama maalesef bela yakasını bırakmıyor. Bu kez de Pire’de görev yapan Panayot isminde bir jandarma, sevgilisi Eftimya’ya asılınca onu da öldürmekten çekinmiyor. Orada da kaçak durumuna düşüyor ve Selanik’e kaçıyor.

Eftimya, İstanbul’a dönünce Hrisantos’un macerası yeniden başladı.

Hrisantos, sevgilisinin İstanbul’a döndüğünü öğrenince öfkeden deliye dönüyor, kendisine ihanet ettiğini düşünerek Eftimya’yı öldürmek üzere Aşil Anastasyadis adında sahte bir Yunan pasaportu alıp soluğu İstanbul’da alıyor. Tarih 1920, aylardan Eylül.

Hrisantos’un İstanbul’a geldiğini öğrenen Eftimya’nın babası Brava, Dolapdere Polis Merkezi’nde alıyor soluğu. Katilin İstanbul’a döndüğünü ve hayatlarıının tehlikede olduğunu söyleyerek saklandığı yeri de anlatıyor polislere. Malumat üzerine Dolapdere Polis Merkezi Komiseri Hasan Tahsin Bey ile Komiser Yardımcısı Muharrem Efendi, yanında saklandığı Balıkçı Agaton’la irtibata geçiyor. Bu arada Muharrem Efendi, ünlü oyunculardan Selda Alkor’un babasıdır.

Hrisantos’un hikayesi sona eriyor.

Hrisantos’u ele veren Rum balıkçıya verilen ödülün zaptı.
  • Kaynak: B.O.A., DH.EUM.AYŞ., D.N.53, G.N.26

Evin içinde yakalanmak için pusu kurulan Hrisantos, orada yaralanarak uzun uğraşlar sonucu yakalanıyor. Onca masum insanın ve şehit düşen polislerin intikamı nihayet alınmıştı. Cesedi ise önce Dolapdere Polis Merkezi’ne götürüldü. Daha sonra Sinanköy Kilisesi Papazı’na teslim edildi. Hrisantos, Papazköprü, Tatavla, Dolapdere ve Pangaltı Rumlarının da katıldığı bir törenle kilise yakınındaki bir mezarlığa defnedildi.

Hayatı kitaplara, filmlere konu oldu.

En bilinen eser, olayın yakın tanığı Muharrem Alkor’un yazdığı “Hrisantos’u Nasıl Öldürdüm?” adlı kitaptır. Türk sinemasında İstanbul Kan Ağlarken (1952) ve Üç Namus Bekçisi (1969) adlı iki ayrı filme de konu olmuştur. 

İstanbul Kan Ağlarken ise bu filmlerden en önemlisi olabilir. Sebebi Agah Özgüç’ün Türk Sinema Tarihi Ansiklopedisi’nde yazar: Senaristi Osman Seden, Hrisantos’u senaryolaştırma için araştırma yaparken 1950’lerin başında Dolapdere’de olayları bizzat bilen yaşlı bir Rum’la tanışmış. Bu kişi, Eftimya’yla birlikte Fifiça adında bir kadının daha olduğunu söylüyor. İki kadının arasındaki kıskançlığı, Fifiça’nın Hrisantos’u Türk polisine ihbar ettiğini anlatıyor. Hrisantos, Fifiça’dan sonra Eftimya’yı görüp ona aşık olmuş, kızı ailesinden silah zoruyla kaçırmış. Eftimya’nın babasının mevzusu da oradan ileri geldiği söylenmekte.

Kaynaklar: Millî Mücadele Yıllarında Marmara Bölgesi’nde Faaliyet Gösteren Rum ve Ermeni Çeteleri, Hrisantos Çetesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir